Yüzde elli şansın varsa… – 50/50

29 03 2012

Daha önce Garden State‘i izleyip sevdiyseniz, 50/50‘yi de seversiniz. Buruk bir hikayeyi sakin bir şekilde anlatıyor. Tanıdık karakterler de cabası…

Bayağı olmuş izlediğim filmleri yazmayalı. Yazmaya değer bir film bulamadığımdan mı, zamansızlıktan mı motivasyonsuzluktan mı bilmiyorum. Bu filmi izlemeye başladığımda da aklımda yazmak yoktu. Ama 50/50 beni etkiledi, hoşuma gitti, başkalarını da etkilesin, onların da hoşuna gitsin istedim :)

Bazen yüzde elli yeterli olmaz

50/50 aylar önce arşivime kattığım bir filmdi. Golden Globe ödüllerinde görmüştim. Bir kere izlemek istedim alt yazı senkronu yoktu, sonra da unuttum. Bugün bir sinema sitsine bakarken Türkiye’de gösterime gireceğini görünce izleyeyim dedim.

Filmimiz kendine oldukça iyi bakan, mümkün olduğunca tehlikeden uzak duran Adam etrafında geçiyor. Adam’ın hayatı kanser olduğunu öğrenmesi ile değişiyor. Bundan sonra çevresindekilerle beraber bir süreçten geçiyor. Tahmin edebileceğiniz gibi zor bir süreçten. Herkesin korktuğu, insanın yaşamadan bilemeyeceği bir durum hakkında bir film izlemek de bu filmi izlettirmek de zor. Ama hem oyuncular hem yönetmen bunun üstesinden gelmiş. Fİlm sinus eğrisi gibi. İzleyince ne demek istedğimi anlayacaksınız.

Başrolde Joseph Gordon-Levitt var. Inception ama özellikle de (500) Days of Summer’dan tanıyoruz. Ona Seth Rogen eşlik ediyor ve onu hep hatırladığım “Dude” rolünde. Belki Knocked Up’dan hatırlarsınız. Ve tabii ki dünyalar tatlısı Anna Kendrick. Yine heyecanlı bir yeni yetme rolünde. Yönetmen ise ilk kez duyduğum genç isim Jonathan Levine.

Filmin IMDB notu 7.9. Bence hakediyor. İyi bir drama olduğunu düşünüyorum. İzlemenizi tavsiye ederim. Üstelik müzikleri de en az Garden State kadar iyi.





Shaun’u özleyenlere – Hot Fuzz

28 08 2011

Eğer Shaun of the Dead‘i sevdiyseniz, aynı ekibin filmi Hot Fuzz da hoşunuza gidecektir. Biraz İngiliz komedisi, biraz kan ve bolca sistem eleştirisi.

For greater good

Öncelikle Shaun of the Dead’i henüz seyretmediyeseniz, mutlaka izleyin. Hatta önce onu izleyin. Aynı ekibin 3 sene sonra Hot Fuzz’da yine karşımızdalar. Çok başarılı bir polis olan kahramanımız Londra dışında bir kasabaya sürülüyor. Bu kasabadaysa ilginç olaylar olmaktadır ve hikaye gelişir.

Simon Pegg ve bizim Ata Demirer’e benzettiğim Nick Frost yine başroldeler. Biri asıl polis, diğeri de kasabanın saf polisi. Yine iyi bir ikili olmuşlar. Henüz 37 yaşındaki yönetmen Edgar Wright, ki Shaun of the Dead’i çekerken sadece 30 yaşındaymış, yine aynı ayarda bir film yapmayı başarmış sanki. Kendine has, hızlı sahne geçişleri, ses efektleri, komik kanlı sahnelerle tam bir İngiliz komedisi. Film sanki konu ve karakterler üzerinden sürekli sisteme gönderme yapıyor. Ama mesajlar evrensel, her ülkede benzer şeyler var, dolayısı ile çok İngiliz kalmıyor.

Bu filmin IMDB notu 7.9. Oldukça yüksek. IMDB notu 8.0 olan Shaun of the Dead’den sonra bu filme notum 7 olurdu. Ağır bir filmi kalıramayacağınız bir günde, biraz gülümsemek istediğinizde tek başınıza ya da ekipçe aynı keyifle izleyebileceğiniz bir film. Tavsiye ederim.





Berbat bir Oscar adayı – Kynodontas

27 08 2011

2011 Oscarları’nda En iyi Yabancı Film adayı olan Yunan Kynodontas filmi son zamanlarda izlediğim en saçma ve sıkıcı filmlerden biri. Aman diyim, sakının.

Film izlemeyi seviyorum. İzleyeceğim filmleri seçerken mümkün olduğunda o film hakkında az şey bilmeye çalışıyorum. IMDB notuna bakıyorum, kullanıcı yorumlarının başlıklarına bakıyorum, bazen oyuncuları biliyor oluyorum.  Tamam, bu film hakında bunları yapmadım ama 2011 Oscarları’nda En iyi Yabancı Film adayı olmuş bir filmin bu kadar kötü olabileceğini düşünmemiştim.

Köpek dişiniz düşmeden evi terkedemezsiniz

Kynodontas (Köpek Dişi) filmi Yunanistan’da şehir dışında bir evde yaşayan bir ailenin hikayesini anlatıyor. Baba fabrikada çalışıyor, anne, 2 kız ve 1 erkek çocuk, hiç bir şekilde evden çıkmadan yaşıyorlar. Korku politikası ile çocukların dışarı çıkmasını engelleyen anne-baba, çocukları evde, kendi bildiklerince eğitiyorlar.

Şimdi, filmin benim tam anlayamadığım bir hikayesi olabilir, konu Yunanistan için önemli olabilir ama hiç bir yerinden tutamadığım bir film. Öncelikle, hani  1980lerde Rus kanallarında (ki yakın zamanda kadar vardı) filmlerin üstüne tek kişi dublaj yapar dı ya, kadın, erkek farketmeden, duygusuz bir ses tonu ile, işte filmdeki karakterler hep öyle konuşuyor. Filmde hep bir şey olacak diye bekledim. Yani hiç dışarı çıkmayan çocukların gerçek dünyadan önlerine bir şey geldiği zamanki salak saçma davranışlaır sempatik olsa da 2-3 sahneyi geçmeyen bu bölümler filmi kurtarmıyor. Elbette filmde anlatılmak istenen şey dünyanın bir yerlerinde, hatta Yunanistan’da, bu tip ailelerin olabileceğini anlatmak belki ama filmi zor bitirdim.

Filmin IMDB notu 7.2.  Ben 5 bile vermezdim. Zaman zaman +16 yaş sınırını zorlayan ponografik görüntülerin de olduğu bu filmi izlemenizi tavsiye etmem. Ha, Oscar’a aday tüm filmleri izleyeceğim diye takıntınız varsa, garip filmleri seviyorsanız, izleyecekseniz +16 uyarımı dikkate alın…





Kutunun içinde düşünmek – La habitación de Fermat

27 08 2011

La Habitacion de Fermat bir odadaki 4 matematikçinin hikayesini anlatyor. Filmde matematik başrolde ancak neden orada olduklarını anlatan gizemli bir hikaye de var.

Bu filmi izlememin İspanyolca kursundan sınıf arkadaşım Serdar istemişti. Cervantes kütüphanesinden filmi almış, ancak alt yazısı yok diye geri vermiştim. Sonra arşivime kattım, gel zaman git zaman bu güne kısmetmiş. Yine film hakkında pek bilgim yoktu, matematik, İspanyolca ve Serdar’ın tavsiyesi yeterli oldu.

Bu filmde başrolde matematik var.

Fermat’ın Odası, gizemli birisi tarafından bir problemi çözmek için bir araya toplanan 4 hatta 5 matematikçinin hikayesini anlatıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu tip filmlerde olduğu gibi (Cube vs) orada olmalarının bir sebebi var. Hem problem çözüyorlar, hem de bu sebepleri keşfediyorlar filmde.

Filmin yönetmenleri genelde TV’lere dizi ve film yapan Luis Piedrahita ve Rodrigo Sopeña. İsimlerini ilk kez duyuyorum. Başrol oyuncularından ise sadece Lluís Homar ve Federico Luppi‘yi tanıyorum.

Bu filmi genel olarak beğendim. Filmde geçen Goldbach teoriminin ne olduğunu, Fermat’ı açtım Wiki’den okudum. Çözülen problem bu değil, konu ile pek ilgisi yok, dolayısı ile no spoiler :) “Güldürürken düşündüren” klişesi gibi olacak ama içinde salt senaryo, oyunculuk, çekim dışında da bana bir şeyler veren bu tip filmleri seviyorum. Senaryo ve oyunculuğa, kötü olanlara tabii, toleransım biraz daha yüksek oluyor.

Filmin IMDB notu 6.7. Ben 7 verirdim. Evet senaryo muazzam değil,  belki çok fazla heyecanlandırmayacak sizi ama bana ilginç geldi. İzlemenizi tavsiye ederim.





Opus Dei ve küçük azize – Camino

21 08 2011

Camino, 14 yaşında omurilik kanserinden ölen bir kızın gerçek hikayesini anlatıyor. Filmin ilginç tarafı katoliklerin en sofu organizasyonu Opus Dei’nin neye benzedeğini az da olsa göstermesi.

Jesus loves you

Filmi sanıyorum Goya ödülleri sayfasında bulmuştum. Bir kızın hikayesi olduğunu biliyordum sadece o kadar. Camino, aslen  1985 yılında omurilik kanserinden ölen İspanyol Alexia González-Barros’un hikayesini anlatıyor. Kızın kısa ama ölümcül olan hastalık dönemini gösteriyor. Kızla birlikte ailesini de konu alan filmi izlerken kızın annesinin, ablasının dindarlıklarına şaşırmış ve bizdeki aşırı dinci kısımla eş tutmuştum. Filmi izledikten sonra yorumlara bakınca hayatımıza Da Vinci şifresi ile giren Opus Dei tarikatını anlattığını öğrendim. Okudukça ilginç şeyler çıktı. Ailesi kızın gerçek adının kullanılmasına karşı çıkmış. Opus Dei tarafından da tepki almış film. Da Vinci şifresindeki gibi ayinler, ekstrem uygulamalar falan yok tabii. Okuduğm yorumlardan Opus Dei’nin iç yüzünü yalın bir şekilde anlattığını söylüyorlar. Bu konuda çok bir fikrim yok, okuduğum kadarını biliyorum sadece. Yorumların birinde nasıl Naziler Schindler’in Listesi filmini sevmediyse, Opus Dei’nin bu filmi sevmemesi normal diyordu. Bu yönü ile film bittikten sonra benim için daha ilginç hale geldi. Tabii filmin gerçekleri yansıtmadığını söyleyenler de var. Yönetmenin konuyu ele alış şekli biraz değişik, buna tepki gösteriyorlar.

Camino, İspanyolca “yol” anlamına geliyor ve Opus Dei’nin temeli oluşturan ve 1934 yılında Josemaría Escrivá de Balaguer tarafındna yazılmış kitabın adıymış.

Gelelim filme. Harika bir drama daha. Yönetmen aynı zamanda senaryoyu da yazan Javier Fesser. Bu iflmle oldukça tepki toplamış. Başrolde Camino’yu oynayan Nerea Camacho o kadar sempatik ki, 2 küsür saat süren hüzünlü filmi seyrederken üzülmemeniz elde değil. Film 2008 Goya Ödülleri’nde en iyi film dahil 6 ödül alırken, Camino’nun anne-babasını oynayan Carme Elias ve Mariano Venancio en iyi kadın ve erkek oyuncu ödülünmü almışlar. Küçük Nerea ise en iyi çıkış yapan oyuncu ödülünü almış.

Filmin IMDB notu 7.5. Uygun bir not. Film 130 dakika. Üzücü bir hikaye olduğunu hatırlatayım. Beni bile zaman zaman sıkıntı bastı. Ancak gerçek bir hikayeden uyarlanması, Opus Dei bağlantısı ve 6 Goya hatrıa seyredilmeye değer bir film. İzlemenizi tavsiye ederim.





Akacak kan damarda durmaz – Abril Despedaçado

21 08 2011

Harika bir film izledim. Abril Despaçado Brezilya’da geçen bir hikaye. Konusu aile bağları, kan davası ve az da olsa aşk. Böyle filmleri izledikçe bizimkilerin daha çok yolu var diyorum.

Film izlemeyi seviyorum, güzel film izlemeyi daha çok seviyorum. Bana göre güzel olanlardan bahsediyorum tabii. Türü drama olan filmler genelde risklidir. İyisi çok iyi kötüsü ise fena zaman kaybı oluyor, prodüksiyon yok, özel efekt yok, hele bir de birileriyle izliyorsan al başına belayı, film kötü çıkarsa yandın. Bu sefer risk almadım :)

Aşık olmadan ölmek ister misiniz?

Abril Despaçado 1910lu yıllarda Brezilya’nın köylerinden birinde şekerkamışı yetiştiren bir ailenin ve çocuklarının hikayesini anlatıyor. Filmin başında Tonio öldürülen abisinin intikamını almakla görevlendiriliyor. Tonio’nun çok sevdiği bir de küçük kardeşi var. Şirin bir velet :) Bu küçük velet filmde büyük oynuyor gerçekten, hastası oldum. Annesi zaten yeni ölen büyük oğlunun derdinde. Hikaye böyle başlıyor.

Filmde enterasan diyaloglar var. – Have you been to Verana? – I haven’t been to anywhere gibi. Köylü işte :)

Bir de siyah bant hikayesi var. Genelde filmle ilgili detay yazmam ama bu spoilera girmez. Bu köylüler kan davasında, kendi ailelerinden birini öldüren adama bir siyah bant veriyorlar koluna takması için. Bunun adı anlaşma oluyor. Ve bir süre o kişiye dokunulmuyor. Süreyi nasıl hesapladıklarını filmde göreceksiniz.

Filmin yönetmeni Walter Salles. Daha önce izlediğim bir başka harika film Central do Brasil’in yönetmeni. Ayrıca  Paris, je t’aime ve The Motorcycle Diaries gibi bildik filmler de Salles’in. Motosiklet Günlükleri filminde Che’yi oynayan Rodrigo Santoro bu filmde büyük oğlan rolünde.  Ufaklığı ise Ravi Ramos Lacerda oynuyor.

Bu filmi nerden bulduğumu hatırlamıyorum ama uzun süre alt yazı aramam gerekti, uygun bir İngilizce buldum sonunda ve izledim. Orjinal dili Portekizce ve ufaklığın konuşmalarından sonra Portekizce öğrenme hevesim arttı. Malesf İspanyolca’ya çok yakın değil. Bir iki kelime seçebildim sadece. Film Arnavut yazar Ismail Kadare’nın Prill i Thyer isimli romanından uyarlama. Kitaptaki Arnavut çiftçilerin yerini filmde Brezilyalılar almış.

Filmin IMDB notu 7.6. Notunu hakediyor. Güzel bir drama izlemek isteyenler arayıp, bulup, izlesinler.





Kar Wai Wong sevenlere – Fallen Angels

20 08 2011

Uzakdoğu sinemasına giriş yapmak istiyorsanız Kar Wai Wong  iyi bir seçim olur sanırım. İzlediğim 4. filmi olan Fallen Angels’da yine aynı harika çekimler, yine aynı tat, yine aynı doku var.

Are we still partners?

Usta yönetmen Kar Wai Wong‘un Hollywood filmi My Blueberry Nights‘ı birlikte seyrettiğimiz ve çok beğenen arkadaşıma  keşke önce Chungking Express ve In the Mood for Love‘u izlemiş olsan demiştim. Her ikisi de tablo gibi diye tarif edebileceğim çekimlere sahip filmlerdi. Aynı yönetmenin henüz izlemedğim ama listemde olan iki filminden biri olan Fallen Angels’ı hafta içi izledim.

Film senelerce pek görüşmeden çalıştığı partnerine bir şekilde kafayı takan bir kadın, bir kiralık katil, bir de babası ile yaşayan enterasan sağır-dilsiz bir gencin hikayesini anlatıyor. Filmde 3 ayrı hikaye var, zaman zaman kesişiyorlar. Yine harika çekimler, enterasan karakterler ve keyifli bir film.

Filmin IMDB notu 7.5. Bence uygun bir not. Chunking Express’in 8.0, In the Mood for Love filminin ise notunu 8.1 olduğunu ve sonuna kadar bu notları hakettiklerini hatırlatmak isterim. Bu filmlerin hepsini izlemelisiniz :)








Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.